Bugün 4 Nisan Dünya Sokak Hayvanları Günü. Ne yazık ki Türkiye'de, 4 Nisanlar sokakta yaşayan hayvanlar bakımından bir farkındalık gününün çok ötesine geçmiş durumdadır. Bugün, yaşam hakkı her gün biraz daha daraltılan, yaşadıkları alanlardan koparılan, görünmez hale getirilen hayvanlar için, koruma yükümlülüğünü hatırlatma ve hukuk dışına çıkan uygulamalara karşı söz söyleme günüdür.
Çünkü artık biliyoruz ki sorun sokakta yaşayan hayvanların varlığı değildir. Sorun, yaşamı korumakla yükümlü olanların, yaşatan politikalar yerine hayvanları hedef haline getiren bir düzen kurmuş olmasıdır. Yıllarca kısırlaştırma yapmayan, üretimi denetlemeyen, bakım ve rehabilitasyon yükümlülüklerini yerine getirmeyen kamu anlayışı, bugün sorumluluğu hayvanlara yüklemekte, kendi ihmallerinin sonucunu yine onların yaşamı üzerinden gidermeye çalışmaktadır.
5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nda yapılan değişiklikler sonrasında sahada yaşananlar, bu kaygının haklılığını her gün yeniden göstermektedir. Yasa bir bütün olarak uygulanmamakta, bakım, tedavi, uygun koşullarda barındırma ve refahı sağlama yükümlülükleri göz ardı edilerek, yalnızca toplama hükmü öne çıkarılmaktadır. Oysa hukuk, yaşamı ortadan kaldırmanın değil, yaşamı korumanın aracıdır.
İçişleri Bakanı tarafından yapılan açıklamada, sokakta yaşayan hayvanların ülke genelinde çok büyük bir bölümünün toplandığı ifade edilmiştir. Ancak bu açıklama, kamuoyunun yanıt bekleyen en temel sorularını da büyütmektedir: Yeterli bakımevleri ve doğal yaşam alanları oluşturulmadan toplanan bu kadar hayvan bugün nerededir? Hangi koşullarda tutulmaktadır? Neden yaşam koşulları, sağlık durumları, ölüm verileri ve akıbetleri paylaşılmamaktadır?
Basına ve kamuoyuna yansıyan görüntüler ile sahadan ulaşan başvurular, birçok barınakta hayvanların açlık, hastalık, bakımsızlık ve ihmal içinde tutulduğunu, bazı yerlerde ortaya çıkarılan toplu mezarların ise hayvanların yaşam hakkına yönelik ihlallerin ulaştığı boyutu açıkça ortaya koyduğunu göstermektedir. Koruma ve rehabilitasyon amacı taşıması gereken alanların, hayvanların yaşamdan koparıldığı kapatma ve yok oluş mekânlarına dönüşmesi kabul edilemez. Yeterli altyapı kurulmadan, mevcut barınakların koşulları iyileştirilmeden ve hayvan refahı sağlanmadan yürütülen toplama politikası, hukuken de vicdanen de savunulamaz.
Üstelik hayvan sayısındaki artışın temel nedenlerinden biri olan denetimsiz üretim ve sahiplenilen hayvanın terk edilmesine karşı etkili bir mücadele de yürütülmemektedir. Her gün yeni hayvanlar sokaklara bırakılırken, merdiven altı üretim ve satış faaliyetleri sürmekte, buna karşılık barınaktan sahiplendirme süreçleri zorlaştırılmakta, gönüllü yurttaşların sahiplenme imkanları daraltılmaktadır. Üretime göz yumulup sahiplenmenin güçleştirilmesi, çözüm değil, çelişkinin kendisidir.
Daha da kaygı verici olan, bu süreçte hayvanlara yönelik şiddetin toplumsallaşmasıdır. Sokakta yaşayan hayvanlara karşı kullanılan dil sertleştikçe, hayvanları koruyan, besleyen, yaşatmaya çalışan yurttaşlar da hedef haline getirilmektedir. Hayvana yönelen nefretin, zamanla insana da yöneldiğini, cezasızlığın ve düşmanlaştırmanın toplumsal barışı zedelediğini görmek zorundayız. Bir toplumun vicdanı, en savunmasız canlılara nasıl davrandığında açığa çıkar.
Mahallesindeki kediye, köpeğe su veren, kapısının önüne bir kap mama koyan, yaralı bir hayvanı tedaviye ulaştırmaya çalışan insanlar bu toplumun yükü değil, vicdanıdır. Sivil toplum kuruluşları, gönüllüler ve hayvan hakları savunucuları da bu sorunun nedeni değil, çözümün asli parçasıdır.
Sokakta yaşayan hayvanlar sahipsiz değil, hak sahibidir. Yaşam hakkı hiçbir idari tasarrufla değersizleştirilemez, hiçbir uygulamayla görünmez kılınamaz. Gerçek çözüm, toplama ve kapatmada değil, kısırlaştırmada, tedavide, rehabilitasyonda, üretimin sıkı denetiminde, terk etmenin önlenmesinde ve sahiplendirmenin teşvik edilmesindedir.
4 Nisan dolayısıyla bir kez daha ifade ediyoruz ki sokakta yaşayan hayvanlara yönelik her ihmal, her hukuka aykırı uygulama ve her hak ihlali, yalnızca hayvanların değil, toplumun ortak vicdanının da yaralanmasıdır. İzmir Barosu olarak, bu alandaki hukuksuzlukların takipçisi olmaya ve yaşam hakkını esas alan bir hukuk anlayışını savunmayı sürdürmeye devam edeceğiz.